Türkiye sermaye piyasalarında son günlerde yaşanan fon krizi, yalnızca birkaç yatırım fonunun
yaşadığı bir likidite problemi olmaktan çıktı. Borsa İstanbul'daki sert dalgalanmalar, bazı fonların
tasfiye sürecine alınması ve yüz binlerce yatırımcının birikimlerinin gündeme gelmesi, konunun hem
Türkiye'de hem de yabancı finans çevrelerinde yakından izlenmesine neden oldu.
Bu süreçte dikkatimi en fazla çeken açıklamalardan biri Morgan Stanley'den geldi. Kurum, 18 Eylül'de
yayımladığı değerlendirmede yaşanan gelişmelerin belirli fonlarla sınırlı olduğunu ve piyasada geniş
tabanlı bir bozulma işareti görülmediğini belirtti. Morgan Stanley'ye göre fonlama koşulları ve
yatırımcı pozisyonlanması genel olarak sağlıklı kalmaya devam ediyor. Çapraz kur bazındaki istikrar ve
Merkez Bankası'nın takas hariç net döviz pozisyonunda belirgin bir çıkış görülmemesi de bu görüşü
destekleyen göstergeler olarak değerlendiriliyor.
Morgan Stanley'nin dikkat çektiği bir başka konu ise alınan likidite tedbirleri. Kurum, otoritelerin
piyasaya sağladığı likiditenin, oynaklığın arttığı dönemde piyasanın düzenli işlemesine ve güvenin
korunmasına yardımcı olabileceğini düşünüyor. Önümüzdeki dönemde ise özellikle SPK'nın tasfiye
yöntemi ve takvimi, fonların değerleme ve mutabakat süreçleri ile TCMB'nin likidite imkanlarının nasıl
kullanılacağının yakından izleneceğini belirtiyor.
Ben burada önemli bir ayrım yapılması gerektiğini düşünüyorum. Bir tarafta "sistemik risk yok"
açıklaması var, diğer tarafta yatırımcının zihnindeki çok daha basit bir soru bulunuyor: "Benim param
ne olacak?"
İşte güven meselesinin özü burada yatıyor.
Reuters'ın haberine göre SPK'nın tedbirleri kapsamında yedi portföy yönetim şirketinin yönettiği bazı
fonların işlemleri durduruldu ve toplam yaklaşık 891 milyar liralık portföy büyüklüğüne sahip fonların
tasfiye süreci gündeme geldi. Haberde yaklaşık 353 bin yatırımcının bu süreçten etkilendiği aktarıldı.
TCMB ise piyasadaki likidite baskısını azaltmak amacıyla repo fonlamasını 300 milyar liraya çıkardı ve
bankaların gecelik borçlanma imkanlarını genişletti.
Yabancı basının konuya bakışı ise daha sert.
Financial Times, Türkiye'deki gelişmeleri "Ponzi benzeri sistem" ifadesinin de kullanıldığı bir haberle
gündeme taşıdı. Gazetenin haberinde bazı fonların belirli ve düşük likiditeli hisselerde
yoğunlaşmasının, hisse fiyatlarını yukarı taşıdığı; yükselen fiyatların fon getirilerini olduğundan daha
güçlü gösterdiği ve bunun yeni yatırımcı girişlerini teşvik ettiği yönündeki mekanizma anlatıldı. FT
ayrıca, yatırımcıların çıkış talepleri artınca sistemin tersine dönmesinin satış baskısını büyüttüğünü
aktardı.
Burada benim açımdan en önemli konu, yabancı basında Türkiye sermaye piyasalarının nasıl
algılandığıdır.
Çünkü finans piyasalarında güven yalnızca içerideki yatırımcıyla kurulmaz. Yabancı yatırımcı da
düzenlemelerin öngörülebilirliğine, şirket bilançolarına, piyasa derinliğine, denetimin etkinliğine ve
gerektiğinde yatırımcının nasıl korunacağına bakar.
SPK'nın açıklaması bu açıdan önemli. Kurul, 2025'in son çeyreğinden itibaren bazı fonların düşük
halka açıklık oranına sahip hisselerde ekonomik gerçeklik ve şirketlerin temel finansal büyüklükleriyle
açıklanamayacak fiyat hareketlerine neden olduğunun gözlemlendiğini açıkladı. 28 Ağustos 2026'da
yayımlanan yeni rehberin amacı da yatırımcı tasarruflarını korumak, manipülasyon imkanlarını
sınırlamak ve şeffaflığı artırmak olarak ifade edildi.

Bence bundan sonraki aşama en az kriz kadar önemli.
Çünkü piyasalarda sorun yalnızca ortaya çıkınca müdahale etmekle çözülmez. Asıl mesele, aynı
sorunun tekrar ortaya çıkmasını engelleyecek bir sistem kurabilmektir.
Fonların değerlemesi nasıl yapılacak? Düşük likiditeli hisselerde yoğunlaşma hangi noktada risk kabul
edilecek? Fon yöneticilerinin ilişkili taraflarla işlemleri nasıl denetlenecek? Yatırımcıya sunulan getiri
ile portföyün gerçek nakde dönüşebilir değeri arasındaki fark nasıl ölçülecek? Bu soruların cevapları
açık ve anlaşılır olmalıdır.
Ben özellikle küçük yatırımcı açısından şeffaflığın artırılması gerektiğini düşünüyorum. Yatırım fonu
satın alan vatandaşın yalnızca geçmiş getiriyi görmesi yeterli değildir. Fonun hangi varlıklara yatırım
yaptığı, bu varlıkların ne kadar likit olduğu, portföyün ne kadar yoğunlaştığı ve olağanüstü piyasa
koşullarında çıkış taleplerinin nasıl karşılanacağı da yatırımcıya anlaşılır biçimde anlatılmalıdır.
Sonuçta yatırım fonu, vatandaşın tasarrufunu profesyonel yönetime teslim ettiği bir finansal araçtır.
Bu güven ilişkisi bozulursa yalnızca birkaç fon değil, bütün sermaye piyasası zarar görebilir.
Morgan Stanley'nin "geniş tabanlı bir bozulma yok" şeklindeki değerlendirmesi önemli bir mesajdır.
Ancak bunun kalıcı bir güven göstergesine dönüşmesi için yalnızca likidite desteği yeterli değildir.
Şeffaflık, güçlü denetim, doğru değerleme, piyasa bütünlüğü ve yatırımcı haklarının korunması birlikte
yürütülmelidir.
Benim kanaatim şu: Bu kriz, Türkiye sermaye piyasaları açısından yalnızca bir kayıp dönemi olarak
görülmemeli. Aynı zamanda fon sisteminin eksiklerinin görüldüğü bir test olarak değerlendirilmelidir.
Çünkü yatırımcı güveni bir günde kazanılmadığı gibi bir günde de kaybedilebilir. Ama doğru kurallar,
etkin denetim ve şeffaf uygulamalarla yeniden inşa edilebilir.
Şimdi asıl mesele, piyasaya para vermekten daha büyük: piyasaya yeniden güven vermektir.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
[email protected]