Bugün konuştuğumuz en temel meselelerden biri, gençlerin hayal kurma cesareti ile hayatın
ekonomik gerçekleri arasındaki mesafenin giderek açılması. Bir yanda büyük hayaller,
umutlar, geleceğe dair planlar… Diğer yanda ise artan yaşam maliyetleri, iş bulma kaygısı ve
“acaba yapabilir miyim?” sorusunun ağırlığı. Aslında mesele sadece para değil; mesele,
insanın geleceğe bakarken gözünün içinin parlamasıyla ilgili.
Bir zamanlar gençlik denince akla “denemek”, “yanılmak”, “yeniden başlamak” gelirdi. Şimdi
ise çoğu genç daha okul sıralarındayken bile “garanti meslek”, “yüksek maaş”, “çabuk iş
bulma” gibi kelimelerle tanışıyor. Hayal kurmak bile hesap kitap işine dönmüş durumda. “Bu
meslek kazandırır mı?”, “Bunun piyasası var mı?”, “İleride işsiz kalır mıyım?” soruları, çoğu
zaman “Ben ne istiyorum?” sorusunun önüne geçiyor.
Oysa hayal kurmak, insanın en temel ihtiyaçlarından biridir. Sadece çocuklukta değil,
gençlikte ve hatta yetişkinlikte bile insanı ayakta tutan şey çoğu zaman hayalleridir. Fakat
ekonomik koşullar ağırlaştıkça, hayallerin alanı daralıyor. Gençler, istemedikleri bölümlere
yönelmek zorunda kalabiliyor, sevmedikleri işlere “mecburiyet” diyerek tutunuyor. Bu da
zamanla hem bireysel mutsuzlukları hem de toplumsal verimsizliği beraberinde getiriyor.
Bugün birçok gencin ortak duygusu şudur: “Hayal kurmak güzel ama gerçek hayat buna izin
vermiyor.” Bu cümle aslında çok şey anlatır. Çünkü hayal kurmak ile gerçek hayat arasında
kurulamayan köprü, bir süre sonra hayal kurma cesaretini bile zayıflatır. İnsan, denemekten
vazgeçer. Risk almaktan çekinir. En kötüsü de “zaten olmaz” düşüncesi, zihinlere yerleşir.
Peki gerçekten böyle mi olmak zorunda? Yani ekonomi büyürken hayaller küçülmek zorunda
mı? Ya da tam tersi, gençlerin hayalleri büyürken ekonomik gerçekler tamamen göz ardı mı
edilmeli? Aslında cevap bu iki uçta değil. Asıl ihtiyaç, bu ikisi arasında sağlıklı bir denge
kurabilmek.
Bir ülkenin geleceği sadece ekonomik büyüme rakamlarıyla ölçülmez. Eğer gençler hayal
kuramıyorsa, üretken olamıyorsa, kendini gerçekleştiremiyorsa orada eksik bir büyüme
vardır. Diğer yandan sadece hayallere dayanarak da bir sistem kurulamaz. Gerçeklerle bağını
koparan bir umut, kısa sürede hayal kırıklığına dönüşür. İşte bu yüzden denge, en kritik
noktadır.
Bu dengeyi kurmanın yolu, gençlere “gerçekçi ol” demekle sınırlı değildir. Çünkü bu cümle
çoğu zaman hayali küçültür. Asıl yapılması gereken, hayali küçültmek değil, o hayale giden
yolu büyütmektir. Gençlere “bu zor ama mümkün” diyebilecek bir alan açmak gerekir.
Eğitimden istihdama, staj imkanlarından girişimciliğe kadar her alanda gençlerin elini
güçlendiren bir yapı kurulmadıkça, hayal kurma cesareti de zayıflar.
Bir diğer önemli konu da fırsat eşitliğidir. Çünkü hayal kurma cesareti, sadece bireysel bir
özellik değildir; aynı zamanda sosyal koşullarla da doğrudan bağlantılıdır. Bir genç, hangi
şehirde doğduğuna, ailesinin gelir düzeyine ya da eğitim imkanlarına göre farklı başlangıç
noktalarına sahip oluyorsa, hayal kurma cesareti de buna göre şekillenir. Kimi genç için hayal
“denemek” anlamına gelirken, kimi genç için hayal “ulaşılamaz bir lüks” haline gelir.
Oysa ideal olan, her gencin kendi yeteneğine göre yönlenebildiği, “ben bunu yapabilirim”
diyebildiği bir ortamdır. Bunun için sadece ekonomik politikalar değil, aynı zamanda
toplumsal bakış açısı da değişmelidir. Çünkü bazen en büyük engel ekonomik değil, “sen
yapamazsın” diyen bakış açısıdır.
Bugün gelinen noktada yapılması gereken şey, gençlerin hayallerini gerçeklerle çatıştırmak
değil; bu ikisini aynı zeminde buluşturabilmektir. Eğitim sisteminden iş dünyasına kadar her
alan, gençlere sadece bilgi değil, umut da vermelidir. Çünkü umut olmayan yerde üretim de
olmaz, yenilik de olmaz, ilerleme de olmaz.
Şunu unutmamak gerekir: Hiçbir büyük gelişme, hayal kurmadan başlamamıştır. Uçak da bir
hayaldi, internet de uzaya gitmek de… Eğer bir zamanlar insanlar “bu mümkün değil”
deseydi, bugün bildiğimiz dünya çok daha farklı olurdu. Bu yüzden hayal kurmak bir lüks
değil, bir ihtiyaçtır.
Ama aynı zamanda gerçekleri de göz ardı etmemek gerekir. Ekonomik koşullar, yaşam
maliyetleri ve iş dünyasının yapısı gençlerin önünde bir gerçeklik olarak duruyor. Önemli olan
bu gerçeği bir duvar gibi değil, aşılması gereken bir yol gibi görebilmektir.
Sonuç olarak, gençlerin hayal kurma cesaretini koruyabildiği, ekonomik gerçeklerin ise bu
hayalleri boğmadığı bir düzen mümkündür. Bu düzen ne sadece hayale dayanır ne de sadece
gerçeğe. İkisinin dengeli bir şekilde bir araya gelmesiyle oluşur.
Eğer bu denge kurulabilirse, gençler sadece “geçinmeye çalışan bireyler” değil, aynı zamanda
“geleceği kuran insanlar” haline gelir. Ve belki de en önemlisi, bir toplumun en büyük
zenginliği olan umut, yeniden güçlü bir şekilde yeşerir.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
[email protected]