Dünya ekonomisi artık sadece üretim ve ticaret üzerinden değil, aynı zamanda “kurallar”
üzerinden de şekilleniyor. Özellikle son yıllarda Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa
Birliği’nin teknoloji, dijital hizmetler, yapay zekâ, veri güvenliği, çevre standartları ve ticaret
alanlarında ortak kurallar belirleme arayışı hız kazandı. İlk bakışta bu durum gelişmiş
ekonomiler arasındaki teknik bir mesele gibi görünebilir. Ancak gerçekte bu kararlar,
gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerini, ihracatını, sanayisini ve hatta günlük yaşamını
doğrudan etkiliyor.
Bugün dünyada hangi ürünün nasıl üretileceğine, hangi teknolojinin kullanılacağına, verilerin
nasıl korunacağına ya da çevre standartlarının ne olacağına büyük ölçüde güçlü ekonomiler
karar veriyor. ABD ve AB birlikte hareket ettiğinde ise ortaya çok büyük bir ekonomik güç
çıkıyor. Çünkü dünya ticaretinin önemli bir bölümü bu iki merkez etrafında dönüyor. Bu
nedenle onların belirlediği standartlar, zamanla küresel kurallara dönüşebiliyor.
Örneğin Avrupa Birliği’nin karbon salımını azaltmaya yönelik çevre düzenlemeleri sadece
Avrupa’daki şirketleri ilgilendirmiyor. Türkiye dahil birçok gelişmekte olan ülke, Avrupa’ya
ihracat yapabilmek için üretim süreçlerini değiştirmek zorunda kalıyor. Aynı durum veri
güvenliği, dijital platformlar ve yapay zekâ uygulamaları için de geçerli. Eğer ABD ve AB ortak
standart belirlerse, bu standartlar dünya genelinde fiili bir zorunluluk haline gelebilir.
Bu durumun gelişmekte olan ülkeler açısından hem fırsatları hem de riskleri bulunuyor.
Olumlu tarafından bakıldığında ortak standartlar, uluslararası ticarette belirsizliği azaltabilir.
Farklı ülkelere farklı kurallar uygulamak yerine tek bir standarda uyum sağlamak şirketler
açısından daha kolay olabilir. Özellikle ihracat yapan firmalar için ortak kurallar bazı süreçleri
sadeleştirebilir. Ayrıca yüksek standartlar; çevre koruması, tüketici hakları, iş güvenliği ve veri
güvenliği gibi alanlarda daha kaliteli üretimi teşvik edebilir.
Ancak işin diğer tarafında ciddi zorluklar da var.
Gelişmekte olan ülkelerdeki birçok küçük ve orta ölçekli işletme, yüksek maliyetli
standartlara uyum sağlamakta zorlanabilir. Örneğin çevre dostu üretim teknolojileri oldukça
pahalı olabilir. Dijital güvenlik sistemleri kurmak, yapay zekâ altyapısı oluşturmak ya da
karbon emisyonunu azaltacak yatırımlar yapmak büyük sermaye gerektiriyor. Avrupa’daki
veya Amerika’daki dev şirketler bu dönüşümü daha kolay finanse edebilirken, gelişmekte
olan ülkelerdeki üreticiler aynı hızla uyum sağlayamayabiliyor.
Bu durum küresel rekabette eşitsizliği artırma riski taşıyor. Çünkü güçlü ekonomiler
standartları belirlerken, daha zayıf ekonomiler çoğu zaman sadece bu kurallara uymaya
çalışan taraf oluyor. Yani kuralları koyanlar ile kurallara uyanlar arasında belirgin bir fark
oluşuyor.
Özellikle teknoloji alanında bu mesele daha da kritik hale geliyor. Yapay zekâ, veri yönetimi
ve dijital platformlar geleceğin ekonomisini belirleyecek sektörler arasında görülüyor. Eğer

ABD ve AB bu alanlarda ortak standartlar geliştirirse, gelişmekte olan ülkelerin teknoloji
şirketleri küresel pazara girebilmek için bu kurallara uyum sağlamak zorunda kalacak. Ancak
gerekli altyapıya sahip olmayan ülkeler dijital yarışta geride kalabilir.
Bazı uzmanlara göre bu süreç, yeni bir “ekonomik bağımlılık” biçimi yaratabilir. Eskiden
ülkeler enerjiye veya sanayiye bağımlıydı; şimdi ise teknoloji standartlarına bağımlılık
konuşuluyor. Hangi yazılımın kullanılacağına, hangi veri sisteminin geçerli olacağına veya
hangi yapay zekâ modelinin kabul göreceğine büyük güçler karar verirse, gelişmekte olan
ülkelerin hareket alanı daralabilir.
Diğer yandan gelişmekte olan ülkelerin tamamen pasif kalması da kaçınılmaz değil. Birçok
ülke kendi bölgesel iş birliklerini güçlendirmeye çalışıyor. Asya, Afrika ve Latin Amerika’da
bazı ülkeler ortak dijital politikalar geliştirme arayışında. Türkiye gibi üretim gücü yüksek
ülkeler ise hem Avrupa ile ticari bağlarını korumaya hem de kendi teknolojik kapasitesini
artırmaya çalışıyor.
Burada en önemli meselelerden biri eğitim ve teknoloji yatırımı olarak öne çıkıyor. Çünkü
geleceğin rekabeti artık yalnızca ucuz iş gücüyle değil, yüksek teknoloji ve nitelikli insan
kaynağıyla şekillenecek. Eğer gelişmekte olan ülkeler dijital dönüşüm, yeşil enerji ve yapay
zekâ alanlarında yeterli yatırım yapamazsa, küresel ekonomide daha düşük katma değerli
alanlara sıkışma riskiyle karşı karşıya kalabilir.
Ayrıca ortak standartların siyasi boyutu da bulunuyor. Ekonomik kurallar çoğu zaman siyasi
etkiler yaratıyor. Ticaret, teknoloji ve veri güvenliği alanındaki standartlar; ülkelerin dış
politikalarını, yatırım ilişkilerini ve uluslararası konumlarını da etkileyebiliyor. Bu nedenle
ABD ve AB’nin birlikte hareket etmesi yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik bir
güç gösterisi olarak da değerlendiriliyor.
Sonuç olarak ABD ve Avrupa Birliği’nin ortak standartlar belirleme girişimi, gelişmekte olan
ülkeler açısından sıradan bir teknik düzenleme değil; doğrudan ekonomik geleceği etkileyen
büyük bir dönüşüm anlamına geliyor. Bu süreç doğru yönetilirse kaliteyi, teknolojik
dönüşümü ve küresel entegrasyonu hızlandırabilir. Ancak gerekli hazırlık yapılmazsa,
gelişmekte olan ülkeler küresel ekonomide daha kırılgan ve daha bağımlı hale gelebilir.
Önümüzdeki yıllarda dünya ekonomisinde yalnızca ürünler değil, kurallar da rekabet edecek.
Ve bu rekabette güçlü kalabilen ülkeler, sadece üretim yapan değil, aynı zamanda standart
belirleyen ülkeler olacak.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
[email protected]