İoanna Kuçuradi’yi 90.yaş gününe iki gün kala kaybettik. Herkesin hayatında ayrı bir anlamı, başka bir yeri vardı. Kimi öğrencisi oldu, kimi kitaplarıyla tanıştı, kimi de bir salonda, bir videoda o dingin sesini dinledi. Onun felsefesi üzerine ahkâm kesecek biri değilim. Kendi gördüğüm, dinlediğim ve bende kalan İoanna Kuçuradi’yi anlatmak istiyorum.
Urla’da pek çok söyleşi ve etkinliğe katıldım. Bir salonun dolup taşarak kalabalığın sokaklara uzandığına ilk kez onu dinlemeye gelenlerde şahit oldum. Türkçeyi en özenli kullanan insanlardan biriydi. Onu dinlerken dilin, düşünceyi anlatmakta ne kadar hayati olduğunu hissederdiniz. Kavramların birbirine karıştırılmasının toplumsal düzeyde yol açtığı sorunlara dikkat çekerdi. Bilgi ile inanç, fikir ile ideoloji, etik ile ahlak birbirine karıştırılmaktadır derdi. Ona göre kavramlar bulanıklaştığında, insanlar kendi çıkarlarını ya da inançlarını "evrensel doğru" zannederek başkalarının haklarını çiğniyorlardı. Bu durumlar, bugün toplumsal alanda kutuplaşma ve adaletsizlik olarak karşımıza çıkıyor.
Bizim en çok zorlandığımız, yokluğunu her alanda hissettiğimiz konuları yüzümüze vururdu. " Bize öğretilen 'bütün fikirlere saygı' veya 'her fikre saygı duyalım'... Hayır efendim! Fikirler saygı konusu değildir, insanlar saygı konusudur; fikirler ise değerlendirme konusudur derdi mesela. Eleştiriye tahammülsüzleşen toplumu düşününce ne kadar doğru değil mi? Ya da özgürlüğü sonu gelmez bir sorumsuzluk sanan anlayışımıza karşılık: “Özgürlük bize 'başkasına zarar vermemek şartıyla istediğini yapmak' olarak öğretiliyor. Hayır, özgürlük bu değildir…Özgürlük, kendi eyleminin sorumluluğunu ve sonuçlarını görebilmektir” uyarısını yapardı. Toplumsal yaşamda yaşadığımız pek çok tıkanıklık, eylemlerimizin etik sonuçlarını hesap edememekten kaynaklanmıyor mu?
Hoca, bir insanın değerini onun doğumuyla kazandığı kimliklerde veya sınıfsal sıfatlarında aramazdı; insanı doğrudan kendi gerçekleştirdiği etik eylemleriyle ve yarattığı insani değerlerle tartardı. Öğrencilerine her fırsatta, hangi işi yaparlarsa yapsınlar etik ilkelerden ve değer bilincinden sapmamayı öğütlerdi. Kuçuradi’nin felsefesinde sadece "iyi niyetli" olmak asla yeterli değildir. Çünkü adil davranmayı istemek yetmez; karşı karşıya kaldığımız her benzersiz durumu doğru analiz edebilmek ve neyin gerçekten değerli olduğunu bilmek gerekir. Bu yüzden dürüstlük, saygı ve güven gibi evrensel insani değerleri, toplumların zamana veya kültüre göre değişebilen "ahlak" kurallarından özenle ayırırdı. Örneğin bir yargıcın, bir öğretmenin ya da sıradan bir insanın o anki özel durumu doğru analiz edecek etik donanıma sahip olmaması, doğrudan o durumdaki insanların haksızlığa uğramasına ve acı çekmesine yol açar. Derslerinde sıkça verdiği bakkal örneğinde olduğu gibi: “İki bakkal var, ikisi de doğru tartıyor; ilki insanları kandırmaması gerektiği için bunu yapıyor. Diğeri müşteri kaybetmemek için. Asıl olan ilktir, ikincisi ise sahtedir, göstermeliktir, müsameredir.” İşte bu net ayrımlar, onun felsefesini yüzeysel bir “iyi insan olun” temennisinden ayırıp, her durumda doğru karar vermemizi sağlayan sağlam bir kılavuza dönüştürür. Onun yaklaşımı, günümüzün teknolojik tartışmalarına da ışık tuttu; “Yapay zekâdan değil, etik değerini yitiren kendimizden korkmalıyız!”
İnsana ve insan olmaktan doğan haklara sarsılmaz bir değer verdi. İnsan haklarının herkes için geçerli olduğunu, suç işlemiş insanların dahi bu haklara sahip olduğunu bıkmadan hatırlatırdı. Bir insanın yaptığını veya suçunu en sert şekilde eleştirmek, onun insan olarak haklarını yok saymayı asla haklı kılmıyordu. Çünkü ona göre insan onuru başımıza gelen mağduriyetlerle değil; başkasının başına gelen bir olay karşısında bizim takındığımız tutumla ilgiliydi, hatta karşı olduğumuz insanın haklarını korumak marifetti.
Gördüğüm en duru, en yalın insanlardan biriydi... Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü kurmuş, Türkiye Felsefe Kurumu Başkanlığını yürütmüş, Uluslararası Felsefe Kurumları Federasyonu (FISP) başkanlığına seçilerek dünya felsefe tarihine geçmiş, yıllarca öğrenciler yetiştirmiş, öğrenciye cevabı hazır vermek yerine kendi zihniyle görmeyi öğreten ve UNESCO İnsan Hakları Kürsüsü’nde uluslararası çalışmalar yapmış bir hocaydı.
Geçen gün okullarımızda yine bir şiddet olayı yaşadığımızı duyduğumuzda zihnim hemen onun teşhislerine gitti. Akıl yürütme becerisi gelişmeyen insan, engellendiği anda tepkisini kaba kuvvetle gösterir. İşte bu yüzden çözümü hep eğitimde, ezbere dayanmayan felsefi akıl yürütmede aradı: "Eğitimde felsefeye hak ettiği yeri verirsek, okullarda felsefe öğretsek bir yıl sonra bambaşka bir Türkiye olur. Bilgisizliğin yarattığı sonuçlar yüzünden acı çekiyoruz. Mesleki eğitimden önce insanlaşma eğitimi verilmeli." Diyordu.
Biz bugün tam da o acıyı çekiyoruz:
İnsanlaşma eğitimini ıskalayıp mesleki diploması olan ama etik bilgisinden yoksun nesiller yetiştirmenin ağır faturasını ödüyorken onu saygı, minnet ve düşüncelerini yaşatmak sözüyle anıyoruz.