Bugünkü hukuk düşüncesinin önemli esin kaynaklarından biri olan Aristoteles adaleti ikiye ayırıyor: Denkleştirici ve dağıtıcı adalet. Denkleştirici adalette insanların şahsi ve özel durumlarına bakılmaksızın aynı işlem uygulanır. Dağıtıcı adalette ise insanların koşulları ve ihtiyaçları dikkate alınır. Herkese aynı miktarda sosyal yardım yapmakla, desteğe daha çok ihtiyacı olana daha fazla yardım etmek arasındaki fark gibi. Bu ayrım vergiyi düşünürken de anlamlı, çünkü geliri düşük bir insanla yüksek olan bir insan için aynı tutarın ağırlığı aynı değil.

Anayasamızın 73. maddesi de verginin mali güce göre ödenmesini, vergi yükünün adaletli ve dengeli dağıtılmasını öngörüyor.

Günümüzde sermaye hareketliliği söz konusu olduğunda başka bir kaygı öne çıkıyor: “Vergiyi artırırsak para kaçar.” Bu kaygı, yüksek gelir ve servetin vergilendirilmesine ilişkin tartışmalarda sık sık karşımıza çıkıyor. Verginin nasıl uygulanacağı elbette düşünülmeli; ancak paranın yer değiştirebilme gücü, vergi yükünün daha kolay ulaşılabilen gelirlerin üzerinde kalmasını haklı çıkarmaz. Maaşı bordrosunda açıkça görünen çalışanın ödeme gücüne göre en küçük vergisi bile hesaplanırken, büyük kazançların aynı dikkatle takip edilip edilmediğini son günlerde daha fazla sorar olduk.

Tera Yatırım ve Tera Portföy’ün adının geçtiği son fon soruşturması, bu soruya başka bir yönüyle bakmayı gerektiriyor. Böyle krizlerin etkisi yalnızca ilgili fonlara yatırım yapanlarla sınırlı kalmayabiliyor. Piyasaya yayılan güvensizlik ve satışlar, başka yatırım araçlarının da değerini düşürerek küçük birikimlerimizi eritiyor. Piyasa güveninin sarsılmasının ekonomiye getirdiği dolaylı yük ve vergi kayıpları yine toplumun geneline yansıyor. Kazanç belirli ellerde toplanırken riskin ve kaybın tabana yayılması, küçük birikimleriyle geçinmeye çalışanları biraz daha yoksullaştırıyor.

Kamuoyunda yanıt bekleyen sorular ve çeşitli iddialar dolaşıyor:

  • Kolayca nakde çevrilebilir olması gereken fon yapılarında bile neden likidite kilitlenmesi ve ödeme güçlüğü yaşandı?
  • Kriz patlamadan önce, sığ hisse senetlerindeki olağan dışı fiyat hareketlerini, fon portföylerindeki aşırı yoğunlaşmayı ve oluşan riskleri denetimle görevli kurumlar ne zaman fark etti? Fark edildiyse hangi adımlar atıldı?
  • Uluslararası endeks kuruluşu MSCI, 23 Haziran 2026 tarihli açıklamasında, Türkiye’deki bazı küçük ölçekli şirketlerle ilişkili fon pozisyonlarındaki olası eşgüdümlü işlemlere dair yatırımcı kaygılarını duyurmuştu. Dışarıdan yapılan bu uyarılara rağmen iç piyasada hangi önlemler alındı?
  • Şirket yöneticileri, ilk dönem yatırımcıları ve kamu görevlileri arasındaki ilişki iddiaları da cevapsız bırakılamaz. Görevden kaynaklanan bir bilgi veya nüfuz kullanıldı mı? Fonlara yapılan yüksek tutarlı para girişlerinin kaynağı neydi? Kimler, hangi tarihlerde sisteme girdi; kimler, ne kadar kazançla ayrıldı?

Bir de büyük paraların toplum için ne ifade ettiğini düşünelim. Yüz binlerce kişinin birikiminin tehlikeye girdiği, çok büyük tutarların el değiştirdiği bir düzende, kamu kaynağı için sık sık söylenen “para yok” sözünü sorgulamak gerekir. Bir okulun güvenliği, bir hastanenin ihtiyacı veya çocukların eğitimi için kaynak ararken gösterilen titizlik, büyük kazançların kaynağını ve bunlardan alınan vergiyi incelerken de gösteriliyor mu?

Türkiye’de gelir eşitsizliği hâlâ yüksek düzeyde. Ücret ve emekli aylığıyla yaşayanların geliri açıkça görünürken, büyük servetlerin nasıl oluştuğu ve vergilendirildiği aynı açıklıkla görülemiyorsa vergi adaletine güven de zedelenir. Fon soruşturması, yatırımcıların parasına ne olacağı kadar, büyük kazançların nasıl oluştuğu ve bunları denetlemekle görevli kurumların ne yaptığı hakkında da yanıt bekliyor.

Son dönemde bir de şu düşünce yerleşti: Büyük bir işin içindeysen, işler kötüye gitmeden paranı alıp yurt dışına çıkarsın; geride kalanlar zararı ve hesabı üstlenir. Bunun bir cezasızlık geleneği ve organize bir yağma modeli hâline gelmesini engellemek zorundayız. Toplumun sırtına yapışıp kaynağını emen bu parazit düzenin son bulması için para trafiği ve yurt dışı bağlantıları tavizsiz bir şekilde soruşturulmalı.

“Yapanın yanına kâr kalıyor” düşüncesi de böyle zamanlarda güçleniyor. Bu düşünceyi gidermenin yolu yalnızca birkaç kişiyi cezalandırmak değil. Kazancı önceden alıp şaibeli şekilde çıkanlar varsa onları, görevini yapmayan yöneticiler ve denetçiler varsa onları da ortaya çıkarmak. Aksi halde adalet duygusu onarılmaz.

Yüzyıllar önce yapılan adalet tartışması bugün bunun için güncel. Vergi yükünü insanların mali gücüne göre dağıtmak istiyorsak, yalnızca kolayca vergilendirilebilen gelire bakamayız. Büyük kazancın gerçek olup olmadığını, kimin eline geçtiğini ve nasıl vergilendirildiğini de bilmeliyiz. Para kaçmasın, kurumlar zarar görmesin diye bu sorular ertelendikçe sadece vergi adaleti değil toplumsal huzur da erteleniyor.