Futbolu konuşmak kolay. Bir hakem kararı üzerinden saatlerce tartışmak, rakip takımın taraftarıyla kavga etmek, Twitter’ı yorumlarla doldurmak kolay. Söyleyecek sözümüz de var, ayıracak zamanımız da. Bir gecede binlerce kişi aynı itirazın etrafında buluşabiliyoruz.
Bir sanatçı kendi görüşümüze ters bir şey söylediğinde de hızla harekete geçebiliyoruz. Bir gazeteci hoşumuza gitmeyen bir haber yaptığında hesabına doluşuyoruz. Şikâyet ediyor, başkalarını da şikâyete çağırıyor, hesabını kapattırmaya çalışıyoruz. Birbirini tanımayan insanlar, birinin sesini kesmek için kısa sürede örgütlenebiliyor.
Demek ki bir araya gelmek her zaman bu kadar zor değil.
Ama ülkede kendi savunduğumuz değerlere aykırı bir haksızlık yaşandığında aynı kararlılığı gösteremeyebiliyoruz. Birinin hakkı yeniyor, bir kamu kaynağının nasıl harcandığı açıklanamıyor, bir çocuk ihmaller yüzünden zarar görüyor. Bu kez bekliyoruz. Başkası konuşsun, başkası uğraşsın, başkası bedel ödesin istiyoruz.
Çünkü bunların peşine düşmek emek istiyor. Okumak, araştırmak, dilekçe vermek, bir davayı takip etmek, gerektiğinde sokağa çıkmak, itirazının arkasında durmak gerekiyor. Bazen zamanından, bazen rahatından vazgeçmek gerekiyor. Sonuç alacağının garantisi de yok.
Bir gazetecinin hesabına saldırmak ise birkaç saniye sürüyor.
Üstelik o gazeteci, bizim öğrenmeye hakkımız olan bir bilgiyi bize ulaştırmaya çalışıyor olabilir. Bizim sormadığımız soruları soruyor, ulaşamadığımız belgelere ulaşmaya çalışıyor olabilir. Haber yaptığı için işini kaybetmeyi, yargılanmayı, hatta cezaevine girmeyi göze alıyor olabilir. Bizse haberin ortaya koyduğu sorunla uğraşmak yerine haberi getirene öfkeleniyoruz.
Haberin yanlış olması elbette mümkün. Gazetecinin eksik araştırması, hatalı bir başlık atması, yorumunu bilgi gibi sunması da mümkün. Gazetecilik eleştiriden muaf bir meslek değil. Haberin kaynağını soralım, belgesini isteyelim, doğruluğunu sorgulayalım. Yanlışını gösterelim, düzeltilmesini talep edelim. Bir sanatçının düşüncesine de açıkça karşı çıkalım.
Fakat bir iddiayı çürütmekle o iddiayı dile getiren kişiyi susturmak arasında fark var. Yanlışı ortaya koymak için kanıt gerekir. Bir hesabı şikâyet bombardımanına tutmak içinse yeterince kalabalık olmak yetebiliyor. Kalabalığın gücünü haklılığımızın kanıtı saydığımızda, tartışmanın yerini baskı alıyor.
Kendi görüşümüzden insanların maruz kaldığı baskıyı kolayca tanıyoruz. Başka bir görüşten biri aynı baskıyla karşılaştığında ise gerekçe aramaya başlıyoruz: “O da öyle söylemeseydi.” “Biraz dikkat etseydi.” “Zaten taraflı biri.”
Böylece savunduğumuz özgürlüğün sınırı, bizim tahammülümüz kadar oluyor.
Herkesin her haksızlığa yetişmesi beklenemez. İnsan yorulur, korkar, geçim derdine düşer. Sessizliğin her zaman onay anlamına gelmediğini de bilmek gerekir. Fakat başkalarının sesini kısmak için gösterdiğimiz çabanın küçük bir bölümünü bile haksızlıkların peşine düşmeye ayırmıyorsak, kendi davranışımıza bakmamız gerekiyor.
Bir hakem kararının hesabını günlerce sorarken hayatımızı etkileyen kararların hesabını neden aynı ısrarla sormuyoruz? Bir sanatçının cümlesini kelime kelime incelerken kamu adına verilen sözleri neden bu kadar çabuk unutuyoruz? Bir gazetecinin hatasını affetmezken haber verdiği haksızlık karşısında neden susuyoruz?
Bize cevap verecek birine saldırmak daha mı kolay geliyor? Gücümüzün ona yeteceğini mi düşünüyoruz? Hesap soramadığımız kişilere duyduğumuz öfkeyi, ekranımızda gördüğümüz bir başkasına mı yöneltiyoruz?
Bunun sonunda bir hesap kapanabilir, bir gazeteci susabilir, bir sanatçı düşüncesini açıklamaktan vazgeçebilir. Ama bizi öfkelendiren koşullar yerinde kalır. Üstelik artık onları duyuracak bir ses daha eksilmiştir.
Bir sonraki haberde mağdur olan biz olabiliriz. O gün yaşadığımızı duyuracak, söylediklerimizi araştıracak, kimsenin sormadığı soruları soracak bir gazeteci arayabiliriz.
Bugün sesini kısmak için uğraştığımız insanın yarın bizim sesimiz olmasına ihtiyaç duyabiliriz.