Aynı sokakta farklı gelenekler ve farklı hayatlar olabilir. Peki bir insanı yaşadığı yere ait yapan nedir? Nereden geldiği mi? Soyu mu? Ailesinin kaç kuşaktır orada yaşadığı mı? Bence bunlar tek başına yeterli değil. Çünkü bir kenti yalnızca nüfus kayıtlarından, soy ağaçlarından ve insanların nereden geldiğinden ibaret görürsek, o kenti meydana getiren zenginlikleri gözden kaçırırız.

Bir şehri şehir yapan; orada pişip paylaşılan yemekler, birlikte söylenen türküler, ortak hikâyeler, düğünler, yaslar, sokaktaki zanaat ve hafızada yer eden bir deyim...Bunların her biri bir yerin kimliğinin parçası. Bunlar, insanlar yaşattıkça devam ediyor; zamanla değişiyor ve yeni kuşaklara aktarılıyor.

Binalar da bu hafızanın görünür yüzü. Bir cami, bir kilise veya eski bir ev, bize o şehirde kimlerin yaşadığını ve nasıl izler bıraktığını anlatır. Anadolumuzun zenginliği de bu çok katmanlı geçmişten doğdu. Yüzyıllar boyunca farklı toplulukların göçleri, karşılaşmaları, evlilikleri ve kültürleri birbirine karışmış; diller, inançlar, gelenekler ve yaşam biçimleri yan yana var oldu. Bu nedenle Anadolu’nun tarihi tek bir topluluğun veya dönemin eseri olmadığı gibi, kentlerin tarihini ve bugün yaşayan insanları da tek bir kökene bağlamak mümkün değil. Şehirleri bizden öncekilerin bıraktığı bu çok katmanlı miras şekillendirdi; biz de bugün kattıklarımızla yarının şehirlerini şekillendiriyoruz.

Geleneklerimize ve kentimize sahip çıkmak son derece kıymetli. Ancak kendi değerlerini savunmak ile bunu başkalarına karşı bir üstünlük ölçüsü yapmak aynı şey değil. Aidiyetini başkalarını dışlayarak ve ötekileştirerek kanıtlamaya çalışmak, insanın savunduğu kültürün kapsayıcı ruhuna da zarar verir.

Siyasette de bunun örneklerini çok görüyoruz. İnsanları ortak bir amaç etrafında buluşturmak yerine kökenleri, kimlikleri ve aidiyetleri üzerinden birbirine karşı konumlandırmak; sonra da bu ayrımdan siyasi güç devşirmek en kolay yöntem.

Önemli olan yalnızca nereden geldiğimiz değil, yaşadığımız yere ne kattığımız. Sonunda hepimizin kendine sorması gereken şu: Yaşadığımız kente nasıl bir iz bırakıyoruz ve ona gerçekten sahip çıkıyor muyuz?