Amerika’nın nükleer silah bahanesiyle İsrail için İran’abaşlattığı uluslararası hukuka ve ahlaka aykırı saldırısı bir aya yaklaşırken bir şehir efsanesinin de sonuna geliyoruz.

Yıllardır Hollywood prodüksiyonları, trilyon dolarlıksavunma bütçeleri ve küresel medya ağları aracılığıyla zihinlerimize ilmik ilmik işlenen hatta kazınan “ABD masaya vurdu mu dünya hizaya girer” efsanesi bence bitti.

Demek ki neymiş;

ABD vurduğunda haritadan silinmiyormuş ülkeler. Hatta basit savunma teknolojileri ile bile durdurabiliyormuşhatta yenilebiliyormuş.

Aslında tarihi biraz eşelediğimizde, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana kazandığı tek bir gerçek savaş olmadığını görürsünüz; aksine Amerika’nın askeri ve insani sicili kanlı ve onur kırıcı fiyaskolarla doludur

İsrail’den bahsetmeye gerek bile yok; zira teröristinlojistiğini keserseniz ömrü en fazla bir haftadır.

Dolayısıyla, bugün yaşanan ABD-İran gerginliğinin olası sonucunu öngörmek için kâhin olmaya lüzum yoktur.

Karşımızda, asimetrik savaşlarda ve ulus inşası süreçlerinde sürekli çuvallayan ve en nihayetinde güç kullanmaya kalktığı topraklardan kazma kürekle kovalanan “kâğıttan bir kaplan” olduğu defalarca kanıtlanmış bir süper güç (!) durmaktadır.

İsterseniz kısa bir hatırlatma yapayım;

ABD, komünizmin yayılmasını engellemek bahanesiyle girdiği Hindiçini bataklığında, dünyanın en gelişmiş teknolojilerini kullanmasına rağmen, tünellerde savaşan ve inançlı bir direniş sergileyen Vietkong gerillalarına mağlup olmadı mı?

2003 yılında kitle imha silahı bahanesiyle işgal ettikleri Irak’ı terör örgütlerinin üreme alanı yapıp kaçmak için bahane aramıyorlar mı?

11 Eylül bahanesiyle işgal ettikleri Afganistan’dan 20 yıl sonra az önce ifade ettiğim gibi neredeyse kazma küreklerle kovalanmadılar mı?

Bunun gibi onlarca senaryo sayabilirim bu süper güç (!) ile ilgili.

Artık tartışmasız bir şekilde kabul edilmesi gerekir ki karşımızdaki güç, askeri cepheden ziyade siyasi manipülasyon,

"Renkli demokrasiler” ve “hayali özgürlükler" organize etme,

Ekonomik yaptırımlarla ülkeleri boğma,

Provokatif iç karışıklıklar çıkarma ve medya üzerinden "rıza mühendisliği" yapma konusunda uzmandır.

Ve bu coğrafyada bunu başarı ile yapmaktadır.

Ancak artık ABD’nin yenilmezliğinin içi boş bir hikaye , yarattığı korkunun ise yersiz olduğu bu bir aylık süreçte bir kez daha anlaşıldı.

Tek ihtiyaç ise bölge ihtiyaçlarına cevap verebilecek ve böylece ABD prangasından kurtulacak siyasi-ekonomiktemelli akıllı bir strateji.

Peki ne yapılmalıdır?

Öncelikle dış müdahalelere kapalı, bölge ülkelerinin kendi iç dinamikleriyle işleyen yeni bir “güvenlik mimarisi” inşa edilmelidir.

ABD’nin bölgedeki güvenlik garantilerinin giderek daha fazla sorgulandığı ve İsrail’in yıkıcı politikalarının tüm Ortadoğu’yu ateşe atma riski taşıdığı bu yeni süreçte,

Türkiye'nin "bölgesel güvenlik havzası" önerisi, Ortadoğu için son derece rasyonel ve uzun vadeli istikrar vadeden bir öneridir.

Ancak bu önerinin hayata geçmesi için Ortadoğu’nun, tıpkı Türkiye’nin yaptığı gibi tarihsel ve mezhepsel ayrılıkları kökten reddederek, yersiz şüpheleri aşarak ortak bir vizyonda birleşmeleri ve dış güçlerin güvenlik garantilerinden ziyade birbirlerine güvenmeyi seçmeleri zorunludur.

Yani sorunun çözümünde ilk adım niyet ve samimiyet olmalıdır.

Türkiye’nin öne sürdüğü ve temeli niyet ve samimiyete dayanan “kendi iç dinamiklerimize güvenelim” fikri, duygusal değil jeopolitik bir hayatta kalma stratejisidir.

Türkiye; tarihsel ,mezhepsel ve siyasi nedenlerlebirikmiş öfkeyi yönetmekte zorlanan, bir yandan da İran’la doğrudan çatışmaya girmekten ödü kopan Körfez ülkelerine “onurlu bir çıkış yolu” vaat etmektedir.

Türkiye, gerek silah gerekse diplomatik gücüyle bu zorlu vizyonu hayata geçirebilecek yetkinliğe sahiptir.

Neticede bu devleti erken anlayan “UYANIR”, geç anlayan ise “UTANIR”...