Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler, uzun yıllardır inişli çıkışlı bir seyir izliyor. Bir dönem büyük
umutlarla yürütülen tam üyelik süreci, bugün siyasi, hukuki ve ekonomik anlaşmazlıkların gölgesinde
ilerliyor. Avrupa’dan gelen değerlendirmeler, Türkiye’deki son gelişmelerin üyelik hedefiyle
arasındaki mesafeyi daha da artırdığına işaret ediyor. Ancak bu tabloyu değerlendirirken yalnızca
Avrupa’nın eleştirilerine değil, Türkiye ile AB arasındaki karşılıklı çıkarlara ve geleceğe yönelik
beklentilere de bakmak gerekiyor.
Bana göre asıl mesele, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olup olmayacağından ibaret değildir. Asıl
mesele, bu sürecin Türkiye’ye ne kazandırdığı, ülkenin hangi yönde ilerlediği ve Avrupa ile ilişkilerin
nasıl bir zeminde sürdürüleceğidir. Çünkü AB üyeliği yalnızca diplomatik bir hedef değil; hukuk
devleti, demokrasi, ekonomik istikrar ve vatandaşların yaşam standartlarıyla doğrudan bağlantılı bir
dönüşüm projesidir.
Üyelik sürecinde güven sorunu
Türkiye, Avrupa Ekonomik Topluluğu’na 1959 yılında başvurdu, 1963’te Ankara Anlaşması’yla ortaklık
ilişkisini kurdu ve 1999’da aday ülke statüsü kazandı. Tam üyelik müzakereleri ise 2005 yılında
başladı. Aradan geçen yıllara rağmen hedefe ulaşılamaması, sürecin ne kadar karmaşık hâle geldiğini
açıkça gösteriyor.
Yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü, ifade özgürlüğü, temel haklar ve demokratik kurumların
işleyişi, Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye yönelik eleştirilerinin başlıca konuları arasında bulunuyor. AB,
üyelik isteyen ülkelerden yalnızca ekonomik kriterleri karşılamasını değil, ortak siyasi ve hukuki
değerleri de benimsemesini bekliyor.
Türkiye tarafında ise bazı Avrupa ülkelerinin genişlemeye mesafeli yaklaşması, siyasi engeller ve çifte
standart eleştirileri öne çıkıyor. Bu karşılıklı güvensizlik, müzakere zeminini daraltırken ekonomik ve
toplumsal iş birliği fırsatlarının da yeterince değerlendirilmesini engelliyor.
Ekonomik ilişkiler güçlü, siyasi zemin kırılgan
Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerin en önemli boyutlarından biri ekonomidir. Avrupa,
Türkiye’nin başlıca ticaret ortakları arasında yer alırken Türkiye de Avrupa sanayisi açısından önemli
bir üretim, tedarik ve lojistik merkezi konumundadır. Gümrük Birliği, sanayi ürünleri ticaretinde iki
taraf arasında önemli bir ekonomik bütünleşme sağlamıştır.
Buna karşın siyasi ilişkilerdeki sorunlar, ekonomik potansiyelin tam anlamıyla kullanılmasını
zorlaştırıyor. Yatırımcılar açısından hukuk güvenliği, öngörülebilir ekonomi politikaları, şeffaf yönetim
ve istikrarlı kurumlar büyük önem taşıyor. Bu alanlardaki belirsizlikler, yerli ve yabancı yatırım
kararlarını etkileyebiliyor.
Türkiye’nin Avrupa ile ekonomik bağlarını güçlendirmesi yalnızca ihracatı artırmak anlamına gelmez.
Teknoloji transferi, nitelikli üretim, verimlilik artışı, istihdam ve sanayinin rekabet gücü de bu ilişkinin
önemli sonuçlarıdır. Yeşil dönüşüm ve dijitalleşme gibi alanlarda Avrupa ile iş birliği, Türkiye’nin
geleceği açısından önemli fırsatlar sunmaktadır.
Reformlar yalnızca AB üyeliği için yapılmamalı
Türkiye’nin demokratik standartlarını yükseltmesi ve hukuk sistemine duyulan güveni güçlendirmesi,
yalnızca Avrupa Birliği’ne üyelik amacıyla değerlendirilmemelidir. Bunlar, ülkenin kendi ekonomik ve
toplumsal geleceği için de gereklidir.

Hukuk güvenliğinin güçlü olduğu bir ülkede yatırımcı geleceğini daha rahat planlar, girişimciler uzun
vadeli kararlar alabilir ve ekonomik kaynaklar daha verimli kullanılır. Adaletin hızlı ve tarafsız işlemesi,
kamu yönetiminde şeffaflık ve kurumların öngörülebilirliği, sürdürülebilir kalkınmanın temel
koşullarıdır.
Enflasyonla mücadele, gelir dağılımının iyileştirilmesi ve teknoloji odaklı büyüme hedefleri de
kurumsal güvenle yakından ilişkilidir. Dolayısıyla gerekli reformlar, yalnızca Brüksel ile ilişkileri
düzeltmek için değil, Türkiye’de vatandaşların refahını artırmak için de hayata geçirilmelidir.
Avrupa’nın da Türkiye’ye ihtiyacı var
Türkiye’nin stratejik önemini göz ardı etmek de mümkün değildir. NATO üyeliği, coğrafi konumu,
savunma kapasitesi, enerji güzergâhları, göç yönetimi ve bölgesel diplomasi, Türkiye’yi Avrupa
açısından önemli bir ortak hâline getiriyor. Ukrayna savaşı, Orta Doğu’daki çatışmalar ve küresel
ticaretteki rekabet de iki taraf arasındaki iş birliğinin önemini artırıyor.
Bu nedenle ilişkileri yalnızca üyelik müzakerelerine indirgemek doğru değildir. Gümrük Birliği’nin
güncellenmesi, vize süreçlerinin kolaylaştırılması, yatırımların artırılması ve güvenlik alanındaki iş
birliğinin geliştirilmesi gibi konularda somut ilerlemeler sağlanabilir. Ancak bunun için her iki tarafın
da yapıcı ve tutarlı bir yaklaşım benimsemesi gerekir.
Sonuç olarak Türkiye’nin AB üyeliği kısa vadede kolay gerçekleşecek bir hedef görünmüyor. Buna
rağmen üyelik perspektifinden vazgeçmek veya ilişkileri sürekli bir gerilim alanına dönüştürmek
Türkiye’nin çıkarlarına hizmet etmeyecektir. Türkiye, hukuk ve demokrasi alanında kendi
ihtiyaçlarından kaynaklanan reformları gerçekleştirmeli; Avrupa Birliği de Türkiye’ye karşı
öngörülebilir ve adil bir politika izlemelidir.
Bana göre mesele, Avrupa’nın Türkiye’yi üyeliğe kabul edip etmeyeceğinden çok daha büyüktür.
Önemli olan, Türkiye’nin nasıl bir hukuk düzenine, nasıl bir ekonomiye ve nasıl bir geleceğe sahip
olacağıdır. Güvenin yeniden kurulması, karşılıklı siyasi irade ve somut adımlar gerektiriyor. Aksi hâlde
yıllardır süren üyelik süreci, hedefe yaklaştıran bir yol olmaktan çıkarak sürekli ertelenen bir
beklentiye dönüşecektir.
Kaynak: Euronews
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
[email protected]