Türkiye, 21. Yüzyılın ilk çeyreğini tamamlarken yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte de yeni bir güvenlik, birlik ve demokrasi paradigması inşa etme eşiğinde.
Bu eşiğin en somut göstergelerinden biri, TBMM çatısı altında kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu.
Anlaşılıyor ki komisyon, Türkiye Yüzyılı vizyonunun mihenk taşı olacak.
Çünkü yine anlaşılıyor ki, komisyon, klasik bir meclis komisyonu olmanın ötesinde, devletin ulusal güvenlik doktrini ile demokratik meşruiyeti aynı masada buluşturduğu yeni bir stratejik merkez olacak.
Hepimizin malumu Türkiye, yaklaşık yarım asırdır terörün hem doğrudan şiddetiyle hem de dolaylı siyasi-ekonomik etkileriyle yaşamak zorunda kalmıştır.
Terör, yalnızca silahlı unsurlardan ibaret olmamış, aynı zamanda iç siyasette bir araç, dış politika masalarında bir koz olarak da kullanılmıştır.
Bu durum, devletin iradesi ile toplumun beklentisi arasında çoğu zaman görünmez “cam duvarlar” örmüştür.
Bu duvarlar, sadece silahlı çatışmaların değil, yanlış kurgulanmış süreçlerin, teslimiyetçi yaklaşımların ve terörden nemalanan siyasi-ekonomik yapıların mirasıdır.
Bugün gelinen noktada, bu cam duvarların kırılması, zincirlerin parçalanması yalnızca bir güvenlik meselesi değil, aynı zamanda bir siyasal bağımsızlık beyanıdır.
Devlet, terörün ve onunla ilişkili tüm yapısal ağların siyasal ve ekonomik alan üzerindeki etkisini sıfırlama iradesini açıkça ortaya koymuştur.
Türkiye 21. Yüzyıldaki tecrübeli ve öngörülü devlet adamları sayesinde terörün, sadece silah değil kültürel, ekonomik ve psikolojik boyutları olan çok katmanlı tehditlerine karşı gerekli tüm refleksi zamanında ve eksiksiz göstermektedir.
İşte bu nedenle Komisyonunun kuruluş amacını anlamak için de elli yıllık acı tecrübeleri iyi anlamak ve analiz etmek gerekmektedir.
Geçmişte yaşananlardan ne farkı var derseniz, bugün ortaya konulan modelin, müzakere değil devlet projesi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Müzakere süreci, karşılıklı taviz esasına dayanmaktadır.
Oysa Devlet projesi, taviz değil, devletin tek taraflı olarak belirlediği stratejiyi hayata geçirmesidir.
Komisyon, terör örgütü veya uzantılarıyla değil; milletin temsilcileriyle, devletin güvenlik kurumlarıyla, sivil toplumla ve akademisyenlerle yine milletin yegane ve hakiki temsil edildiği TBMM çatısının altında çalışıyor, çalışacak.
Komisyonun yaklaşımı ise ulusal egemenliği ilkesel düzeyde koruyan bir çerçeve sunuyor ki bu da toplum nezdinde meşruiyet tartışması yaşanmasına sebebiyet vermemektedir.
Komisyon’un en kritik görevlerinden biri terörden doğrudan veya dolaylı kazanç sağlayan tüm ağların tespit edilip ortadan kaldırılmasıdır.
Bu ağlar, çoğu zaman yalnızca illegal örgüt üyelerinden ibaret değildir.
İhale, rant, kaçak ticaret, uyuşturucu ve insan kaçakçılığı gibi alanlardan beslenen, görünürde “sivil” olan ama fiilen terör ekonomisinin parçası olan aktörler de vardır.
Devletin bugün ortaya koyduğu irade, bu aktörleri siyasal sistemin dışına atmakla kalmamakta, aynı zamanda onları besleyen uluslararası kanalları da kesmeyi hedeflemektedir.
Bu, sadece iç güvenlik değil, aynı zamanda ulusal ekonomik güvenlik meselesidir de.
Bunun yanı sıra komisyonun diğer kritik belki de en önemli görevi demokrasi ile güvenlik dengesini sağlamaktır.
Çünkü çoğu zaman demokrasi ile güvenlik gerilimli bir ilişki içinde olmuştur.
Güvenlik gerekçesiyle özgürlüklerin kısıtlandığı veya özgürlük adına güvenliğin zaafa uğratıldığı örnekler, dünya siyasetinde sıkça görülmektedir.
Türkiye’nin komisyon aracılığıyla geliştirdiği model ile bu gerilim dengelenirse demokrasi, güvenlik politikalarının meşruiyetini sağlayacak; güvenlik ise demokrasinin sürdürülebilirliğini garanti altına alacaktır.
Komisyonun kuruluş aşamalarında ve çalışmaya başladıktan sonra yapılan açıklamalardan komisyonun uzun vadeli hedefinin, Türkiye’nin tüm bölgelerinde aynı güvenlik ve özgürlük standardını da tesis etmek olduğu görülmektedir.
Bu hedefin yalnızca güvenlik politikası değil, aynı zamanda toplumsal mühendislik karşıtı bir duruş olduğunu, farklı kimlikleri ve kültürel dokuları tehdit değil, zenginlik olarak gören bir devlet vizyonu olduğunu da söylemem gerekir.
Komisyon’un ortaya koyduğu model ile “güvenlikleştirme” süreci, demokratik denetime tabi kılınmaktadır.
Yapısal olarak, komisyon; yürütmenin güvenlik endişelerini, yasamanın denetim kapasitesiyle; toplumsal talepleri ise devletin kurumsal iradesiyle buluşturmaktadır.
Böylesi bir model, yalnızca terörün ortadan kaldırılması için değil, aynı zamanda demokrasinin kriz zamanlarında dahi ayakta kalabilmesi için stratejik bir hamledir.
Sonuç olarak bu adım, Türkiye Yüzyılı’nın yalnızca güvenlik manifestosu değil, aynı zamanda toplumsal barış ve siyasi egemenlik beyannamesidir.