Dünya ekonomisinin en önemli gündemlerinden biri artık yalnızca enflasyon, faiz ve büyüme değil.
Jeopolitik gelişmeler de finansal piyasaların ve bankacılık sektörünün geleceğini doğrudan belirleyen
bir faktör haline geldi. Fitch Ratings’in son değerlendirmeleri de bu gerçeği bir kez daha ortaya
koyuyor. Özellikle Orta Doğu’daki gelişmeler, enerji fiyatlarındaki dalgalanmalar ve dış finansman
koşullarındaki değişim, bankalar açısından yakından takip edilmesi gereken riskler arasında
bulunuyor.
Ben burada konuyu yalnızca bir kredi derecelendirme kuruluşunun uyarısı olarak görmüyorum. Çünkü
bankacılık sistemi ekonominin adeta dolaşım sistemi gibidir. Bankalar kredi verir, işletmeler yatırım
yapar, vatandaş konut ve tüketim harcamalarını finanse eder. Dolayısıyla bankaların karşı karşıya
kaldığı riskler, kısa süre içerisinde ekonominin tamamına yansıyabilir.
Fitch’in Türkiye bankalarıyla ilgili 2026 değerlendirmelerinde sermaye yeterliliği, aktif kalitesi, kârlılık,
döviz likiditesi ve özellikle bölgesel çatışma risklerinin etkileri üzerinde duruluyor. Kurumun stres
testlerinde döviz kuru varsayımları ve takipteki kredi oranları da önemli başlıklar arasında yer alıyor.
Peki jeopolitik risk bankaları nasıl etkiler?
Bunun ilk kanalı enerji fiyatlarıdır. Orta Doğu’da yaşanabilecek yeni bir gerilim petrol ve doğal gaz
fiyatlarında hızlı yükselişlere neden olabilir. Nitekim Fitch’in Eylül 2026 küresel ekonomik
görünümünde petrol fiyatlarının jeopolitik gelişmeler nedeniyle oldukça oynak seyrettiği belirtiliyor.
Fitch, eylül ayında petrol fiyatlarının ortalama 100 dolar civarında gerçekleştiğine dikkat çekiyor.
Enerji fiyatlarının yükselmesi Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkeler açısından ayrıca önem taşıyor.
Çünkü yüksek enerji faturası cari dengeyi, enflasyonu ve döviz ihtiyacını etkileyebilir. Enflasyonun
yükselmesi ise faizlerin daha uzun süre yüksek kalmasına yol açabilir. Bunun sonucunda kredi
maliyetleri artar ve özellikle küçük işletmelerin finansmana erişimi zorlaşabilir.
İkinci önemli kanal döviz kurudur.
Jeopolitik risklerin yükseldiği dönemlerde yatırımcıların gelişmekte olan ülkelere yönelik risk iştahı
azalabilir. Sermaye hareketleri daha oynak hale gelebilir. Döviz talebinin artması ise gelişmekte olan
ülke para birimleri üzerinde baskı oluşturabilir.
Türkiye açısından bunun bankacılık sektörüne yansıması özellikle döviz likiditesi ve dış finansman
maliyetleri üzerinden görülebilir. Türkiye bankaları uluslararası piyasalardan belirli ölçülerde kaynak
sağladıkları için küresel risk iştahındaki değişimler finansman maliyetlerini etkileyebilir.
Ancak burada önemli bir ayrıntıyı da gözden kaçırmamak gerekir. Fitch, Temmuz 2026'da Türkiye'nin
kredi notunu “BB-” seviyesinde teyit ederken görünümü “durağan” bırakmış ve bankacılık sektörünün
dayanıklılığını kredi notunu destekleyen unsurlar arasında göstermişti.
Yani tabloyu sadece risklerden ibaret değerlendirmek doğru olmaz.
Türkiye'nin büyük ve çeşitlendirilmiş ekonomisi, bankacılık sektörünün sermaye yapısı ve finansal
sistemin geçmiş dönemlerde yaşanan dalgalanmalara karşı geliştirdiği mekanizmalar önemli
tamponlar oluşturuyor. Bununla birlikte jeopolitik risklerin uzun süre devam etmesi halinde bu
tamponların ne ölçüde yeterli olacağı ayrı bir soru olarak karşımızda duruyor.
Özellikle takipteki krediler konusu burada önem kazanıyor.
Ekonomide maliyetlerin yükselmesi, şirketlerin satışlarının zayıflaması veya finansman giderlerinin
artması, bazı işletmelerin borçlarını geri ödeme kapasitesini azaltabilir. Bu durum bankaların aktif
kalitesine yansıyabilir. Fitch’in Türkiye bankaları için hazırladığı değerlendirmelerde perakende ve
KOBİ kredilerinde takipteki alacakların seyri ile bölgesel çatışma riskleri özellikle izlenen konular
arasında bulunuyor.
Benim açımdan burada en önemli mesaj şudur: Bankacılık sektörünün gücü sadece bugünkü kârlılık
rakamlarıyla ölçülmemelidir. Asıl önemli olan, beklenmeyen dış şoklar karşısında bankaların sermaye,
likidite ve aktif kalitesini ne ölçüde koruyabildiğidir.
Türkiye ekonomisinin önümüzdeki dönemde dezenflasyon sürecini sürdürmesi de bu nedenle büyük
önem taşıyor. Enflasyonun kalıcı biçimde düşmesi, faizlerin zaman içinde gerilemesine ve kredi
piyasalarının daha sağlıklı çalışmasına katkı sağlayabilir. Ancak dışarıdan gelecek enerji veya jeopolitik
şoklar bu süreci zorlaştırabilir.
Nitekim Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası da küresel jeopolitik gelişmelerin özellikle enerji fiyatları
üzerinden enflasyon ve finansal koşulları etkileyebildiğine dikkat çekmişti.
Sonuç olarak Fitch’in uyarısını bir kriz beklentisi şeklinde okumak yerine bir risk hatırlatması olarak
değerlendirmek daha doğru olacaktır. Bankacılık sektörü açısından önemli olan, jeopolitik risklerin
ortaya çıkmasını beklemek değil, bu risklere karşı hazırlıklı olmaktır.
Türkiye'nin güçlü sermaye yapısına, yeterli likiditeye ve sağlıklı aktif kalitesine sahip bir bankacılık
sistemini koruması gerekiyor. Çünkü jeopolitik risklerin ne zaman ve nereden geleceğini tahmin
etmek kolay değil. Fakat bankacılık sisteminin bu risklere karşı dayanıklılığını artırmak, ekonomi
yönetiminin, düzenleyici kurumların ve bankaların kontrol edebileceği bir konu.
Önümüzdeki dönemde petrol fiyatları, döviz kuru, dış finansman maliyetleri, takipteki krediler ve
bankaların sermaye yeterlilikleri benim yakından izleyeceğim başlıklar olacak. Çünkü jeopolitik risk
artık sadece dış politika konusu değil; doğrudan cebimizi, şirketlerin finansman maliyetlerini ve
bankaların kredi verme kapasitesini ilgilendiren ekonomik bir gerçek haline gelmiş durumda.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
[email protected]