Son dönemde yatırım fonları üzerinden yaşanan gelişmeler, finans piyasalarının en önemli
unsurlarından birinin para değil, güven olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Birikimlerini profesyonel
şekilde değerlendirmek amacıyla fonlara yatırım yapan vatandaşların yaşadığı mağduriyetler, yalnızca
belirli yatırımcıların sorunu olarak görülmemelidir. Çünkü finansal sistemde ortaya çıkan her güven
kaybı, zamanla daha geniş bir kesimi etkileyebilir.
Benim açımdan bugün asıl konuşmamız gereken konu, “Bu olay nasıl yaşandı?” sorusunun ötesine
geçerek “Bundan sonra ne yapmalıyız?” sorusuna somut cevaplar verebilmektir.
Öncelikle mağduriyet yaşayan yatırımcıların haklarının mümkün olan en kısa sürede belirlenmesi ve
ödemelerin şeffaf bir takvim içerisinde gerçekleştirilmesi gerekiyor. Burada özellikle küçük
yatırımcıların durumu dikkate alınmalıdır. Büyük yatırımcı ile hayatındaki birikimini fona yatırmış
küçük yatırımcının aynı koşullarda değerlendirilmesi, sosyal ve ekonomik açıdan tartışılmalıdır. Küçük
yatırımcının parasına erişiminin gecikmesi, aile bütçesinden eğitim harcamalarına kadar birçok alanı
doğrudan etkileyebilir.
Bu nedenle ödeme mekanizmasında, mümkün olduğu ölçüde küçük yatırımcıların korunmasına
yönelik bir önceliklendirme modeli üzerinde çalışılabilir. Elbette bunun hukuki altyapısının
oluşturulması ve tüm yatırımcılar açısından hakkaniyetli bir sistem kurulması gerekir. Ancak burada
temel hedef, mağduriyetin daha fazla büyümesini önlemek olmalıdır.
İkinci önemli konu denetimdir. Bir finansal ürün piyasaya sunulduğunda yatırımcıya yalnızca getiri
potansiyeli anlatılmamalı, riskleri de açık ve anlaşılır biçimde gösterilmelidir. Fonun hangi varlıklara
yatırım yaptığı, varlıkların nerede tutulduğu, fon yöneticisinin yetkileri, saklama mekanizması ve olası
riskler yatırımcının kolaylıkla anlayabileceği şekilde açıklanmalıdır.
Denetim kurumlarının görevi ise sadece sorun ortaya çıktıktan sonra müdahale etmek olmamalıdır.
Erken uyarı sistemi kurulması büyük önem taşımaktadır. Olağan dışı para hareketleri, fon varlıklarında
meydana gelen tutarsızlıklar, yatırımcı taleplerindeki anormal değişimler veya fonun belirlenen
yatırım stratejisinden ciddi biçimde uzaklaşması gibi göstergeler otomatik olarak incelenebilmelidir.
Üçüncü çözüm alanı şeffaflıktır. Günümüzde teknoloji bize bunun için önemli imkanlar sunuyor.
Yatırımcı, mobil telefonundan birkaç saniye içerisinde fonunun değerini görebiliyorsa, fonun temel
varlık yapısı ve risk göstergeleri konusunda da aynı kolaylığa sahip olmalıdır.
Burada “şeffaflık” sadece çok sayıda rapor yayımlamak anlamına gelmemelidir. Önemli olan,
yatırımcının gerçekten anlayabileceği bilgiye ulaşmasıdır. Fonun toplam büyüklüğü, yatırım yaptığı
varlıkların niteliği, risk düzeyi, yönetim giderleri ve önemli değişiklikleri sade bir biçimde gösterilebilir.
Dördüncü konu, sorumluluk zincirinin netleştirilmesidir. Bir fon sisteminde yönetici kuruluş, portföy
yönetim şirketi, saklama kuruluşu, denetim mekanizmaları ve düzenleyici kurumlar farklı görevler
üstlenmektedir. Olası bir sorun ortaya çıktığında hangi kurumun hangi sorumluluğu taşıdığı açık
biçimde ortaya konulmalıdır.
Ben burada özellikle hesap verebilirliğin önemine dikkat çekmek istiyorum. Yatırımcı parasını sisteme
teslim ettiğinde karşılığında yalnızca bir finansal ürün satın almıyor; aynı zamanda sistemin kurallarına
ve denetimine güveniyor. Bu güvenin karşılığı da hesap verebilirlik olmalıdır.
Bir diğer önemli adım ise yatırımcı tazmin mekanizmalarının yeniden değerlendirilmesidir. Mevcut
yapıların hangi durumlarda devreye gireceği, hangi yatırımcıların hangi şartlarda korunacağı ve

ödeme süreçlerinin nasıl işleyeceği önceden açık biçimde bilinmelidir. Yatırımcı, sorun yaşandığında
ne olacağını ancak kriz çıktıktan sonra öğrenmemelidir.
Bunun yanında finansal okuryazarlığın artırılması da uzun vadeli çözümün önemli bir parçasıdır.
Yatırımcıya “yüksek getiri” anlatılırken bunun karşılığında hangi risklerin alındığı da aynı açıklıkla
anlatılmalıdır. Bir fonun geçmişte yüksek getiri sağlamış olması, gelecekte aynı performansın devam
edeceği anlamına gelmez. Yatırımcıların fon seçerken sadece getiriyi değil, risk, likidite, gider oranı ve
portföy yapısını da değerlendirmesi gerekir.
Sonuç olarak fon skandalından çıkış yolu yalnızca mağdurların parasının ödenmesinden geçmiyor.
Elbette ödeme en acil konudur. Fakat bundan sonra benzer olayların yaşanmaması için denetim
mekanizmasının güçlendirilmesi, erken uyarı sistemlerinin kurulması, yatırımcı bilgilerinin
sadeleştirilmesi, sorumlulukların netleştirilmesi ve gerektiğinde yatırımcı koruma mekanizmalarının
geliştirilmesi gerekiyor.
Çünkü mesele sadece bugünkü mağduriyet değildir. Türkiye'nin sermaye piyasalarının geleceği de bu
süreçten etkilenecektir.
İnsanlar tasarruflarını fonlara, hisse senetlerine ve diğer sermaye piyasası araçlarına yönlendirdiğinde
ekonomiye kaynak sağlanmış olur. Bu kaynak üretime, şirketlere ve yatırımlara dönüşür. Dolayısıyla
sermaye piyasalarına duyulan güven, aslında Türkiye ekonomisinin büyüme kapasitesinin de önemli
bir parçasıdır.
Benim beklentim, yaşanan bu olayın sadece bir kriz dosyası olarak kalmaması, daha güçlü ve daha
şeffaf bir fon sisteminin kurulması için bir dönüm noktası olmasıdır.
Çünkü finans piyasalarında kaybedilen para yeniden kazanılabilir. Ancak kaybedilen güvenin yeniden
kazanılması çok daha uzun zaman alır. Bu nedenle bugün yapılması gereken en önemli iş hem mağdur
yatırımcıların haklarını korumak hem de geleceğin yatırımcısına “Bu sistem güvenilir ve hesap
verebilir” diyebilecek bir yapı oluşturmaktır.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
[email protected]